Blog

DUYGU YÖNETİMİ, DUYGU DÜZENLEME

Duygu, sözlük anlamıyla belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenimlerdir.

Duygularımızın bir kısmı hayatta kalmaya yardımcı olan birincil duygulardır.

•Korku duygusu sayesinde tehlikeli gördüğümüzden kaçar ve canımızı kurtarırız.

•Öfke/kızgınlık duygusu sayesinde yaşamsal sınırlarımızı/haklarımızı koruruz.

•İğrenme duygusu sayesinde yaşamımıza zarar verecek yiyeceklerden uzak dururuz.

Duygularımızın bir kısmı ise bilincin devreye girdiği, sosyal gruplar içinde yaşamamıza yardımcı olan, insana özgü ikincil duygulardır.

•Utanç sayesinde topluluk içinde yaşamanın kurallarını öğreniriz.

•Suçluluk sayesinde hatalı davranışlarımızı düzeltme yoluna gideriz.

Bu nedenle duygularımızı dinlemek, onların bize ne söylediğinin farkında olmak önemli bir yaşam becerisidir.

Duyguların bastırılması da aşırı yaşanması da, yön değiştirmesi de duyguları işlevselliklerinden uzaklaştırmaktadır.

•Örneğin bize «Tehlike var, kaç» mesajını vermesi gereken korku duygusunun tehlike olmadığında da meydana gelmeye başlaması anksiyete (kaygı) bozukluklarının ve fobilerin temelinde yatan durumdur.

•Örneğin bize «Bir kaybın var, kendine dön» demesi gereken üzüntü duygusu fazla yaşandığında depresyon ortaya çıkabilir.

•Aynı şekilde bize «Hakkını ara, birileri sınırlarını ihlal ediyor» demesi gereken öfke duygusu aşırı yaşandığında saldırgan davranışlara neden olabilmektedir.

Bu önemli yaşam enerjisinin doğru yönetilmesi önemlidir. 

Duyguların yönetilmesi, duygu düzenleme süreçleri ile duygunun fark edilmesi, tanınması, şiddetini kontrol altında tutulması ve ifade edilmesine yardımcı olan tekniklerdir.

Duygu düzenleme sırasında kişi olumlu ya da olumsuz duygularının yoğunluğunu artırabilir, sürdürebilir ya da azaltabilir. Bu doğrultuda duygu düzenleme, yalnızca olumsuz duyguların azaltılması ve olumlu duyguların artırılmasına yönelik bir girişim değildir, kimi zaman olumsuz duyguların artırılmasını ve olumlu duyguların azaltılmasını da sağlayabilir.

Bu duygu düzenleme girişimlerine odaklanma, empatik bir duruş sergileme, sosyal kurallara dikkat etme, hislerini diğerlerinden gizleme ihtiyacı gibi birçok farklı motivasyon neden olur.

KAYGIYLA BAŞA ÇIKMAK

•Gevşeme ve nefes egzersizlerini kullanın.

•Ana odaklan ve kaygı uyandıracak düşüncelerinizi durdurun.

•Dikkatini yaptığın işe verin, 5 duyu organınızı kullanın.

•Matematik işlemi yapın.

•Kaçmak yerine yüzleşin.

•Önlem davranışlarınızı bırakın.

•Kaygı uyandıran düşüncelerinizin üzerine gidin.

•Problem çözme tekniklerini kullanın.

•Çevrenizde olumlu insanlar olsun, sosyalleşmeyi ihmal etmeyin.

•Düzenli meşguliyet sahibi olun.

•Spor yapın.

•Dengeli beslenin.

•Beden sağlığınıza dikkat edin.

•Düzenli uyuyun.

ÖFKEYLE BAŞA ÇIKMAK

•Öncelikle öfkelendiğinizi fark edin. Ardından hemen tepki vermek yerine kendinizi durdurmaya çalışın. Bunun için 3 kez derin nefes alıp vermek, içinizden 10’a kadar saymak gibi teknikleri kullanabilirsiniz.

•Kendinize zaman tanıyın, hemen öfkeli bir yanıt vereceğinizden eminseniz öfkelendiğiniz ortamdan uzaklaşın.

•Öfke ile başa çıkmak için önce öfkenizin kaynağını bulmamız gerekir. Neden öfkelendiğinizi kendinize açıklayın, ne düşündüğünüz için öfkelendiğinizi bulmaya çalışın.

•Öfkeye verdiğiniz tepkileri, nelere öfkelendiğinizi öğrenin.

•Öfkeye neden olan olumsuz düşüncelerinizi değiştirin.

•Kendinizi sakinleştirmeye, gevşemeye yönelik çalışmalar yapın.

•Derin nefes alın, nefesinizi kontrol edin.

•Kendinizi telkin edici cümleler söyleyin.

•Dinlenmek ve iyi bir iletişim öfkeyi azaltır.

•Kişisel saldırılara cevap vermeyin, olayları kişiselleştirmeyin.

•Empati anlayışınızı geliştirin.

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Cesur Soysal, Gizem & Ari, Ela. (2020). Duygu Düzenleme.
  2. Sepetçi, M. (2019). Yetişkinlerde bilişsel duygu düzenleme, kişilerarası ilişki problemleri, sürekli öfke ve öfke ifade tarzları arasındaki ilişkiler / The relationships of cognitive emotion regulation, ,interpersonal relationship problems, trait anger and anger expression styles among adults (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi). Maltepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Tükenmişlik Sendromu

Tükenmişlik sendromu, ilk olarak psikanalist Freudenberger tarafından 1974 yılında tanımlanmakla birlikte; Maslach ve Jackson tarafından sendrom ayrıntılı bir şekilde irdelenmiştir. Onlar tükenmişliği kronik fiziksel yorgunluk, çaresizlik ve ümitsizlik duyguları, olumsuz bir benlik kavramının gelişmesi, mesleğe, genel olarak yaşama ve diğer insanlara yönelik olumsuz tutumlar ile belirginleşen fiziksel, duygusal ve zihinsel bir tükenme sendromu olarak tanımlamıştır.

TÜKENMİŞLİĞİN BELİRTİLERİ

Bedensel Belirtiler: uyku bozuklukları, nefes darlığı, mide problemleri vb. strese ilişkin belirtiler

Davranışsal belirtiler: Ani tepkisellik ve eleştiriye aşırı duyarlılık, sabırsızlık, kurallar konusunda katılık, alınganlık, işle ilgilenmek yerine başka şeylerle vakit geçirme, sürekli bir savunma ve suçlama hali, inkâr etme, rasyonelleştirme, çevre ile ilişkilerde bozulmalar

Duygusal belirtiler: aşırı şüphecilik, kaygı, huzursuzluk, kendini soyutlanmış hissetme, çabuk öfkelenme, tatminsizlik, konsantrasyon bozuklukları, zihin karışıklığı ve düzensizlik, bilişsel becerilerde güçlükler yaşama

TÜKENMİŞLİĞİN BOYUTLARI

•Duygusal Tükenme (içsel boyut): Yıpranma, enerji kaybı, tükenme, güçten düşme ve yorgunluk olarak tanımlanmıştır.

•Duyarsızlaşma (kişilerarası boyut): Hizmet sunduğu kişilere karşı katı, duyarsız, olumsuz veya uygun olmayan tutumlar, sinirlilik, idealizmin kaybı ve geri çekilme olarak tanımlanmıştır. 

•Kişisel başarı eksikliği (yetersizlik): Kendini olumsuz değerlendirme eğilimi, etkisiz hissetme, kişisel başarıda azalma, aynı zamanda azalan üretkenlik veya yetenek, düşük moral ve motivasyon ve başa çıkamama olarak tanımlanmıştır.

TÜKENMİŞLİĞİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

Bireylerde tükenmişliği etkileyen iş ve örgütle ilgili faktörler;

-İş yükü: Dinlenmek, iyileşmek ve dengeyi yeniden sağlamak için fırsat gerekir. Tatil ve sosyal aktivite olanaklarının arttırılması, uzun çalışma saatlerinin azaltılması, personel yetersizliği sorununun giderilmesi gibi çözümler üretilmelidir.

-Kontrol: Çalışanlar işlerini etkileyen kararları etkileme, mesleki özerkliği kullanma ve etkili bir iş yapmak için gerekli kaynaklara erişim konusunda etkin olduklarını hissetmelidir. Demokratik, yatay sorumluluk ve yetkileri paylaştıran yönetim yaklaşımının benimsenmesi, çalışanların gereksinim duyduğu sürekli eğitim olanaklarının sağlanması şeklinde çözümler üretilmelidir.

-Ödüller: Kişi ve iş arasındaki ödül boyutundaki tutarlılık, hem maddi ödüller hem de içsel tatmin için fırsatlar gerekir. Sistemdeki ödül kaynaklarının arttırılması, düşük ücret sorunun giderilmesi gerekmektedir.

-Aidiyet: İş ilişkilerinin iyi olması, sosyal destek, çalışanlar anlaşmazlıkları çözmek için etkili araçlara sahip olma ve işe bağlılık ve içsel tatmini arttırır. Uyumlu bir ekip çalışmasının olduğu destekleyici bir ortam, destekleyici gruplar/kişiler (kıdemlilerden rol modeller), işe yeni başlayan kişinin oryantasyon programına katılımı ve süpervizyon sağlanması, düzenli ekip içi toplantıları şeklinde çözümler gereklidir.

-Adalet: İşyerinde alınan kararların adil ve hakkaniyetli olarak algılanabilmelidir. Adil görev paylaşımı, görev tanımlarının açık ve net olması gerekir.

-Değerler: Başlangıçta insanları işlerine çeken bireysel değerler ile örgütsel değerlerin uyuşması önemlidir.

Tükenmişliği etkileyen bireysel ve sosyal faktörler;

-Cinsiyet (Kadınlarda daha sık görülür.)

– Yaş (Yaş arttıkça tükenmişlik azalır.)

-Eğitim (Eğitim seviyesi arttıkça tükenmişlik daha az görülmeye başlar.)

-Medeni durum (Evli olmak tükenmişliğe karşı koruyucudur.)

-İşte çalışma süresi (Deneyim arttıkça tükenmişlik sıklığı azalır.)

-Sosyal destek (Sosyal destek kaynakları arttıkça tükenmişlik azalır.)

-Kişilik (Bazı kişilik özellikleri tükenmişlik yaşama olasılığını arttırmaktadır.)

-Beklentiler (Beklentiler arttıkça tükenmişlik de artma eğilimindedir.)

TÜKENMİŞLİKLE MÜCADELE

 Bu bireysel stratejilerin çoğu, stres, başa çıkma ve sağlık üzerine yapılan diğer çalışmalardan uyarlanmıştır. En yaygın öneriler arasında şunlar yer almaktadır:

•a) çalışma modellerini değiştirmek (örneğin, daha az çalışmak, daha fazla mola vermek, fazla mesai yapmaktan kaçınmak, çalışmayı kişinin hayatının geri kalanıyla dengelemek);

•b) başa çıkma becerilerinin geliştirilmesi (örneğin, bilişsel yeniden yapılandırma, çatışma çözme, zaman yönetimi);

•c) sosyal destek almak (hem meslektaşlardan hem de aileden ve arkadaşlardan);

•d) gevşeme stratejilerini kullanmak;

•e) sağlık ve zindeliği teşvik etmek;

•f) kendini anlamak

•Daha iyi uyku, egzersiz, hobi ve beslenme yoluyla iyileşme ve iş yükü taleplerini hafifletmeye yönelik girişimler, tükenmişliğin tükenme bileşeniyle doğrudan ilişkilidir.

•Duyarsızlık, topluluk duygusuyla veya kişisel ve işyeri değerlerinin uyumuyla ilgilidir.

•Yeterlilik duygusu, bir organizasyon veya meslek içindeki meslektaşlar ve liderler tarafından tanınma biçimlerindeki gelişmelere daha duyarlı olabilir. İnsanların işlerini nasıl yaptıkları konusunda çeşitli değişiklikler yapabilmelerinin daha az tükenmişliğe yol açabileceği söylenmektedir.

Tükenmişlikten uzak bir iş yaşamı dileğimle!

Yararlanılan kaynaklar:

Maslach C, Leiter MP. Understanding the burnout experience: recent research and its implications for psychiatry. World Psychiatry. 2016;15(2):103-111. doi:10.1002/wps.20311

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4911781/

Doğum Sonrası (Postpartum) Depresyon ve Emzirme

Hamilelik boyunca gebelerin %70’e yakını depresif semptom bildirmekte, yaklaşık %10-16’sı majör depresif bozukluk tanısı almaktadır. Doğum sonrası bu oran %12-16 olmakta ve evli olmayan kadınlarda %26‘lara çıkmaktadır.

2011 yılında 1000’den fazla gebe ile yapılan bir çalışma, gebelerin %7,3’ünün hayatlarındaki ilk depresif nöbetini hamilelik ve doğum sonrası dönemde yaşadıklarını göstermektedir.

Annelik hüznü, kadınların %80’ine yakınında görülebilen; sinirlilik, ağlamaklı olma, duygulanımda oynaklık, uyku bozuklukları ve anksiyete gibi durumları içeren duygusal dengesizliklerin olduğu, doğumu takiben birkaç günde başlayıp genellikle 10 gün içinde sonlanan kısa bir dönemi kapsar.

Doğum sonrası depresyonu ise kadınların diğer dönemlerde yaşadığı depresyon kliniğine benzese de, doğum sonrası dönemdeki kadınlarda sıkça karşılaşılan iştah, enerji ve uyku değişiklikleri normal olarak karşılanmaktadır. Bu bulgular dışında üzüntü, kendini boşlukta hissetme, umutsuzluk, zevk alamama, isteksizlik, değersizlik, suçluluk yetersizlik düşünceleri, düşünmekte ya da odaklanmakta güçlük çekme, kararsızlık yaşama, ölüm düşünceleri gibi depresyonun diğer bulguları bulunabilmektedir.

Bu durum annenin sağlığını etkilemekle birlikte anne bebek etkileşimini ve bebek sağlığını da olumsuz olarak etkilemektedir. Doğum sonrası depresif belirtiler bozulmuş anne-bebek bağlanması ile ilişkilendirilmiştir. Depresif anneler çocuklarıyla oyun oynama, onlarla konuşma ve hayatlarında rutinler oluşturma gibi çocuk gelişimi üzerinde etkisi olduğu gösterilen durumlarla daha az meşgul olur görünmektedir. Ayrıca annenin depresyonu kısa emzirme süresi ile ilişkili bulunmuştur.

Doğum sonrası depresyonun çocuğun sosyal, duygusal, bilişsel ve fiziksel gelişimine uzun dönem etkileri bildirilmiştir. Sosyal katılım ve duygusal düzenleme üzerinde negatif etkiler, gecikmiş psikomotor gelişim gözlemlenmiştir. Özellikle erkek çocuklarında bilişsel bozukluk risk artışı, tüm çocuklarda yıkıcı davranışsal bozukluklar ve kaygı bozukluklarında artış saptanmıştır.

Tüm bunları göz önünde bulundurulduğunda, doğum sonrası depresif belirtilere sahip tüm annelerin bu konuda destek almaları, gerekli noktalarda tedavi olmaları oldukça önemlidir.

EMZİRMENİN FAYDALARI

Emzirmek meme kanseri, yumurtalık kanseri, kardiyovasküler hastalık, osteoporoz, düşük kan basıncı, doğum sonrası depresif semptom riskini azaltır. Stres tepkisini azaltır ve sakinleştirir. Toplam uyku süresinde uzatır, uykuya dalma süresini kısaltır, gün içi yorgunluk ve fiziksel rahatsızlık hissini azaltır. Emzirilen bebeklerin ebeveynlerinin 40-45 dakika fazla uyudukları ve daha az uyku bozukluğu rapor ettikleri bildirilmiş.

Doğumdan sonraki birkaç gün içerisinde kadınların kişilik özelliklerinde ve davranışlarında değişiklik olmaya başlar. Emziren kadın daha sosyal, daha sakin ve monotonluğa karşı daha toleranslıdır. Emzirmek anneye duygusal motivasyon ve tatmin sağlar. Emziren anne, bebeğinin kendi sütüyle beslendiğini gördükçe annelik konusunda kendine duyduğu güven artar.

Emzirilen bebeklerde enfeksiyon, obezite, düşük kan basıncı ve genel ölüm riski azalmaktadır. Daha uzun emzirmenin bebekte her alanda daha sağlıklı ruhsal durum ile sonuçlandığını bildirmektedir. Psikomotor gelişimde etkilidir, el-göz koordinasyonunun oluşumuna yardımcı olur.

Emzirme ile anne ve bebek arasında bir etkileşim başlar ve yakın bir ilişki kurulur. Emzirme boyunca anne bebeğine sadece süt vermekle kalmaz ten teması ve sıcaklık geçişi ile bakım ve koruma da sağlar. Bu süreçte anne sadece verici değil aynı zamanda alıcıdır. Bebeğin teması, kokusu ve sıcaklığı annede gevşeme ve anti-stres etkisi oluşturur.

EMZİRME VE DEPRESYON İLİŞKİSİ

Emzirme ve depresyon ilişkisi tek yönlü olduğu ve depresyonun daha az emzirmeye başlama ve emzirmeyi erken kesme ile sonuçlandığı düşünülse de; son yayınlar bu ilişkinin iki yönlü olabileceğini, emzirmemenin de doğum sonrası depresyon riskini arttırabileceğini göstermektedir. Bazı kanıtlar emzirmenin depresyona karşı koruyucu olduğu ve semptomların daha hızlı iyileşmesine yardım ettiği yönündedir.

Emzirme, özellikle kortizol seviyelerini düşürerek ve uykuyu iyileştirerek vücudun stres cevabını azaltmaktadır. Emzirmekle birlikte artan oksitosin ve prolaktin hormonlarının duygudurum iyileştirici etkisinden söz edilmektedir.

TEDAVİ

Doğum sonrası depresyon tedavisinde bireysel bir değerlendirme yapmak, psikoterapi müdahaleleri ve sosyal destek sağlamak, antidepresan kullanırken emzirmenin kar/zarar oranını dikkatli değerlendirmek, tedavi edilmemiş depresyonun anne ve bebekteki etkileri ile bebeğin ilaca maruziyeti arasındaki dengeyi kurmak, annenin de tercihini dikkate alarak karar vermek önemlidir.

Panik Bozukluğu

Panik atağı bir kişinin aslında bedensel bir hastalığın belirtisi olmadığı halde, bir belirtiyi felaket şekilde yorumlayarak önemli bir sorun halinde düşünmesi ve bundan dolayı korkusunun fazlaca artması, korkusu arttığı için de belirtilerinin daha da şiddetlenmesi şeklinde devam eden kısır bir döngüdür.

Panik atakları genelde ufak bir belirti ile başlayıp dakikalar içerisinde fazlaca artan, yaklaşık 10 dakika civarı pik seviyeye ulaşan, zaman zaman 40 dakikaya kadar uzayabilen yoğun bir bedensel belirtiler topluluğudur. Kişiden kişiye değişmekle birlikte çoğunlukla göğüs ağrısı, nefes alamama hissi gibi belirtilerle başlar. Kişinin bu belirtiden sonra yaşadığı yoğun korku ile birlikte, vücudun normalde heyecanlandığında verdiği tüm bedeni kapsayan bulguların alevlenmesi ile kendini gösterir. Başlangıçta şu belirti ile ortaya çıkar diyemeyiz ancak genelde bir kişide bir belirti ön planda ise genelde sonraki ataklarında da benzer bile örüntü olur. Çünkü kişinin bu belirtiye karşı bir hassasiyeti gelişir ve vücudunu bir taramadan geçirir gibi sürekli aynı belirtiyi arar. Belirtiyi fark ettiği anda tekrar korkuları artar, sonra diğer belirtiler tetiklenir ve topluca bir atağa ulaşır.

Normalde bir insan kalp krizi geçireceğim diye düşünürse otomatik olarak ”Bir felaket var!” düşüncesi devreye girmiş oluyor ve insan vücudu bir felaketle karşı karşıya kaldığında sempatik sinir sistemi dediğimiz bizi heyecanlandıran sistem aktive oluyor. Kişi ”Galiba biraz çarpıntım var sanırım çok fazla kahve içtim.” gibi bir şey düşünmek yerine ”Kalp krizi geçiriyorum!” şeklinde bir felaket senaryosuna ulaşırsa panik duygusu oluşuyor ve ataklar bu şekilde tetikleniyor.

Panik bozukluğu dediğimiz şey panik ataklarının ortaya çıkması ve bu ataklar olmadığı dönemde de kişinin tekrar bir atak yaşayacağı ile ilgili aşırı korku ve endişe yaşaması ve felaketleştirdiği şeylerle ilgili düşüncelerinin sürekli aklına gelmesi ve bundan dolayı da kişinin yaşamını kısıtlanması; normalde yaptığı şeyleri yapmaktan vazgeçmesi (kaçınma davranışları) ya da normalde yapmayacağı şeyleri (güvenlik sağlığı davranış: yanına su alma, tek başına araba kullanacakken yanında birisi ile birlikte kullanma gibi) yapma gibi davranışların da ortaya çıktığı durumdur.

Panik atağı yaşamak bir hastalık değildir, çünkü zaman zaman herhangi bir bedensel hastalığa bağlı olarak ya da çok önemli endişeli bir durum yaşadıktan sonra da panik atağı yaşanabilir. Ama sık sık tekrarlayan ve tekrarladığı süreler dışındaki dönemde de hayatını etkileyen, kaçınma ya da güvenlik sağlayıcı davranışlar gibi örüntülere sebep olan, kişinin günlük işlevini yerine getiremez duruma geldiği durumlarda panik bozukluğundan söz ederiz ve kişinin bir yardım almasını tavsiye ederiz.

Panik bozukluğu tedavisinde 2 tür tedavi mümkündür: ilaç tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi. İlaç tedavisinde doktor kontrolünde ve gözetiminde olduğu müddetçe bağımlılık yapmayan ve kişinin rutin hayatını etkilemeyen tedaviler mümkündür. Bilişsel Davranışçı Terapide ise; kişinin ataklarının kontrol altına alınması, kaçınma ve güvenlik sağlayıcı davranışların azaltılarak aşamalı maruz bırakma tedavisinin uygulanması ve felaketleştirilmiş düşüncelerinin değiştirilmesine yönelik çalışmalar yapılır.

Bu içeriğin videosu:

D Vitamini Eksikliği ve Ruh Sağlığımız

Çeşitli vitamin eksiklikleri ruh sağlığınızı olumsuz olarak etkileyebilmektedir. Özellikle kendinizi her zamankinden daha yorgun, enerjisiz, isteksiz ve mutsuz hissediyorsanız D vitamini eksikliği yaşıyor olabilirsiniz.

Depresyon en az 2 hafta boyunca ve günün büyük bölümünde olan mutsuzluk, isteksizlik, zevk alamama, uyku ve iştah değişiklikleri, enerji düşüklüğü, odaklanmakta zorlanma gibi belirtilerin görüldüğü ruhsal bir bozukluktur. Birçok etkene bağlı olabileceği gibi vitamin eksikliklerinin de bu bozukluk üzerinde etkisinin olduğu düşünülmektedir.

Vitamin D %90 oranında ciltte güneş ışığıyla sentezlenirken %10 oranında besinlerle alınır. Yapılan çalışmalarda depresyon hastaların kandaki D vitamini düzeylerinin kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde düşük olduğu[i], beyinde çeşitli ruhsal hastalıklarda azaldığı gösterilen serotonin düzeyinin güneş ışığına maruz kalmakla arttığı[ii] gösterilmiştir.

Doğal yollardan D vitaminini arttırmak için, D vitamini içeren yağlı balıklar, süt ürünleri, yumurta gibi hayvansal gıdalar yeterli miktarda tüketilmelidir. Ciltte vitamin D sentezi için vücudun %25’inin haftada 3 gün 15 dakikalık süre ile güneşlendirilmesi önerilmektedir.  Yine sağlık profesyonelleri tarafından uygulanan yapay ışık terapileri ve vitamin takviyeleri tedavide kullanılmaktadır.

Hem kendimiz ve sevdiklerimiz açısından, hem de sağlık profesyonelleri açısından depresif belirtileri olan kişilerde diğer tetkiklerin yanında D vitamini düzeylerini de kontrol etmek yerinde olacaktır.


[i] 56. Abraham A, Krishnan S, Subhakumari KN, Chakkalakkudy GG. Vitamin D levels in depressive disorder. J Evid Based Med Healthc 2019;6(11):862-5.

[ii] Lambert GW, Reid C, Kaye DM, Jennings GL, Esler MD. Effect of sunlight and season on serotonin turnover in the brain. Lancet 2002; 360(9348):1840-2.

Gazete linki için:

https://www.milliyet.com.tr/pembenar/d-vitamini-eksikligi-ruhu-da-yoruyor-depresyona-yol-acabilir-6721781

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑